Yerli ve Milli Bir Serüven

Turnuva öncesinde ülke kamuoyundaki ve spor basınındaki havayı hatırlatmakta fayda görüyorum. Zira İtalya maçından birkaç gün önce finale çıkarmıştık kendimizi, rakibin kim olacağını kestirmeye çalışıyorduk. Zihinlerin yerle teması kesileli çok olmuştu ancak Dünya Kupası elemelerinde alınan sonuçlar, çoğunluğu, bulutların üzerine çıkarttı. Gelgelelim, bu kimselerin Avrupa futbolunun zeminine çakılışı, bulutların üzerine yaptıkları yolculuktan çok daha kısa sürdü.

Bahsi geçen güruh, zemine çakılmaya pek alışıktır. Dünyayı takip etmeden, konu üzerine derinlikli düşünmeden kurulan hayallerin akıbetinin hüsran olması da, en adilidir zaten. Peki ya sadece akılcı bir oyun stratejisi ve birkaç puan arzulayan azınlık; onların beklentileri de mi abartılıydı? Kesinlikle hayır.

En düşük seviyedeki futbol takımlarının dahi bir stratejisi vardır. Zaten bir antrenörün birincil görevi; elindeki ekibin zayıf yönlerini törpüleyecek ve kuvvetli taraflarını sivriltecek bir oyun kurgulamaktır. Fakat, ne yazık ki, EURO 2020’nin başaltı takımı Türkiye’nin bu yönde hiçbir çabası yoktu; en azından varmış gibi gözükmedi. Öyle ki, kadrosunda Fransa şampiyonu Lille’in santraforu, sağ açığı ve sağ beki; Serie A’yı Şampiyonlar Ligi potasında tamamlayan Milan’ın on numarası; son üç sezondur Premier Lig’i zirveye yakın bitiren Leicester’ın savunma lideri bulunan bir milli takım, turnuvanın açık ara en kötü futbolunu ortaya koydu. Herhangi bir maçın herhangi bir bölümünde rakibine stratejisiyle üstünlük sağlayamadı. Eksiksiz her karşılaşmadaki oyun, özensiz ve dağınık gözüküyordu.

İTALYA vs. TÜRKİYE

Turnuvanın ilk maçı, bu özensizliği ve dağınıklığı net bir şekilde ortaya çıkardı. Çünkü İtalya’yı analiz etmiş bir ekibin oynatabileceği bir futbol sergilemiyorduk. Avrupa Şampiyonası’nın en büyük favorilerinden biri olan İtalya’nın, tek bir belirgin zaafı vardı: savunmadan kısa pasla çıkarken yapılan hatalar sebebiyle, topu orta saha oyuncularına geçirmekte zorluk yaşıyorlardı. Peki biz onların bu zaafından faydalanmak adına ne yaptık dersiniz? Hiçbir şey.

Sanki ‘taktiksel fair-play’ adlı bir sözleşme imzalamış, rakibin zaaflarından faydalanmaya çalışmayacağımızı temin etmişiz gibi, İtalya savunması ile orta sahası arsındaki baskı hattımızı tamamen kaldırdık ve onların, topu rahatça orta sahalarına ulaştırmalarına izin verdik.

Ana plan olarak, sadece kalemizin önünü savunmaya çalışacakmışız gibi anlaşılıyordu. Ne yazık ki, bu savunma girişimi de dağınık yapı nedeniyle başarısız oldu. İtalya, 90 dakika tamamlandığında, Türkiye ceza sahasından 15 adet şut bulmuştu. Ayrıca ceza yayı çevresindeki feci savunma, İtalya’nın iki golüne davetiye çıkarmış oldu.

Kısacası, turnuvanın ilk maçında, yanlış şeyi yapmaya çalışan fakat onu da yapamayan bir milli takım izledik.

TÜRKİYE vs. GALLER

İtalya’ya karşı alınabilecek bir mağlubiyet doğal olduğundan, kamuoyunun tepkisin çok sert olmayacağı tahmin ediliyordu. Ancak sahadaki takım, benim de dahil olduğum birçoklarının umutlarını çökertmişti. Ayrıca üç farklı mağlup olan Türkiye, 4 puan topladığı senaryoda dahi, gruptan ilk iki takımdan biri olarak çıkma ihtimalini zora sokmuştu. Milli takım, fiilen Avrupa Şampiyonası’na havlu atmamak adına, en az bir puan almak hedefiyle Galler’in karşısına çıktı.

İlk maçta İsviçre karşısında bir puan alan Galler de, son maçtaki İtalya karşılaşması sebebiyle, Türkiye’den üç puan kopartmak istiyordu. Ancak Galler’in, Türkiye’yi bastırabilecek nitelikte oyuncuları yoktu. Yaşadıkları problemler ve kronik zaafları, ayan beyan ortadaydı.

Topu rakibine verdiğinde merkezi çok iyi kapatan Galler, kenarlardan hayatî boşluklar veriyordu. Top kendilerindeyken ise, savunmadan kısa pasla oyun kurarken riskli bölgede top kaybı yapıyorlardı.

Milli takımın yapması gereken, oyunu kurarken kenardaki boşlukları ve dolayısıyla bekleri aktif kullanmak; hücumdaki genişliği sağlamak adına yine beklerin bindirmelerinden – çünkü çizgiye çakılı oynayabilecek bir kenar oyuncumuz yok – faydalanmaktan ibaretti. Topun Galler’de olduğu anlarda ise orta şiddetli bir ön alan baskısıyla Galler’i hataya zorlamamız yeterli olacaktı.

Peki ne yaptık? Oyunu kurarken hiçbir zaman bekleri kullanmadık. Zaten önceki maçta dökülen iki bek de değişmemişti Galler maçında. Dolayısıyla bu iki oyuncunun bindirmelerinden de faydalanamadık.

Top rakipteyken ilk amaç, kendi yarı sahamızı savunabilmekti. Gelgelelim yine bunu başaramadık. Yerleşik savunma takımlarının dahi vermeyeceği kadar rakibe topla oynama izni vermemiz bir yana; ilk 45 dakika içerisinde aynı savunma boşluğundan, üç kere gol fırsatı yarattı Galler ve sonuncusu gol oldu. Ramsey’nin golünün geldiği pozisyonda verilen savunma görüntüsü, başlı başına bir utanç kaynağı idi.

Burada Garteh Bale’a iki Türk oyuncu baskı yapıyor. Ancak yapılan baskı öylesine zayıf ki, baskıyı yapan Kenan ve Ozan, Bale’ın pas atmasına hiçbir zorluk çıkartmıyorlar. Öyle ki Bale, golü getiren pası atmayı akıl edemese dahi, santrafor Kiefer Moore’a pas verme fırsatına sahip. Geri dörtlünü durumu daha üzücü. Uzun topu karşılamak için öne çıkan Merih’in bıraktığı boşluğu, haddinden fazla önde duran ve kendi oyuncusunu bırakma konusunda tereddüde düşen Zeki doldurmaya çalışıyor. Fakat Ramsey, Türkiye savunmasının dengesizliğini fırsat bilip gol koşusunu yapıyor ve herkesin bakışları arasında topu ağlara gönderiyor.

Bu golden sonraki dakikalarda da akılcı bir oyun sergileyemiyor, akın sürekliliği sağlayamıyor Türkiye. Maçın sonunda yenen golle birlikte, fiilen veda ediyoruz turnuvaya. Galler, 3.70’lik değerle “Turnuvanın tek maçta en çok gol beklentisi üreten takımı” unvanını alıyor, biz ise “Turnuvanın en kötü takımı” apoletimizi zımbalatıyoruz kamuflaja.

İSVİÇRE vs. TÜRKİYE

Grubun ilk iki maçında büyük hayal kırıklığına uğrayan ve son maça neredeyse formalite icabı çıkan Türkiye’nin, grup etabını aşabilme ihtimalini doğurmak için maçı kazanması şarttı. Normalde bu vaziyette olan bir takımın, oyunu domine etme ve topu alma eğiliminde olmasını bekleriz. Lakin Şenol Güneş, kaybedecek hiçbir şeyinin olmasına rağmen, böyle bir oyun anlayışını risk olarak gördü ve o riski almadı. Türkiye, önceki iki maçta da yaptığı gibi rastgele ve çoğunlukla isabetsiz uzun toplar üzerinden fırsat aramaya devam etti. Maçın başında, Burak Yılmaz ve Ozan Tufan’ın rakip yarı sahanın ortasından attığı şutların kaleye yakın gitmesi haricinde, Türkiye net bir fırsat yakalayamadı. Ancak bu şutlar, takımın teknik direktörünün “Maçın başında iyiydik, oyunun kontrolü elimizdeydi.” yorumlarını yapması için yeterli oldu. Şenol Güneş’in iyi futbol standardı mı düştü, yoksa kamuoyunu eğlemeye mi çalışıyor?

Tıpkı ilk iki maçta olduğu üzre; oyunculara hiçbir talimat verilmemiş, rakibin maçları hiç izlenmemiş izlenimi verildi. Zira Galler mücadelesinde, İsviçre’nin fark yaratan oyuncusunun Embolo olduğu ve bu farkı yaratmasını sağlayan oyun stili, her futbolsever tarafından anlaşılmıştı. Petkovic’in ön ikilide görevlendirdiği Embolo, sık sık derine gelerek topu alıyor ve neredeyse bir ana yaratıcı gibi oynuyordu. Avrupa futbolunun uzun süredir aşına olduğu, klasik bir sahte 9 gibi davrandığını söyleyebiliriz. Bu rolün anti-tezi ise çoktandır geliştirilmiş ve etkisi kanıtlanmış durumda; 3’lü savunma. Fakat bu kanıtlı anti-tez Şenol Güneş tarafından kullanılmadı. İşin kötü yanı, başka bir formül de denenmedi. Tüm teknik ekip, ekran başındaki futbolseverlerin yaptığı gibi, Breel Embolo’nun Merih Demiral’ı sırtına alıp, orta sahaya kadar sürükleyişini izledi.

Keza İsviçre’nin farkı ikiye çıkardığı dakikadan sonra, mecburen topa sahip olan Türkiye de pek bir başıboş gözüküyordu. Tekrarlanan hücum organizasyonu, sete yerleşme, oyunu rakip rakip yarı sahaya yığma gibi kavramlar, kazanmak zorunda olduğu maçta 2-0 geride olan Türkiye’yi izlerken, aklınıza bile gelmiyordu. Savunmada yapılan kısa paslar amaçsız, atılan uzun toplar ise en ufak plandan arındırılmış ve tamamıyla gelişigüzeldi.

Örneğin, aşağıdaki sekansta kaleci Uğurcan Çakır’ın 4 tane kısa pas seçeneği var. Tüm takım savunmadan kısa pasla çıkmaya odaklanmış ve öyle pozisyon almış durumda. Bahsi geçen 4 kısa pas seçeneğinin haricinde, 3 oyuncu da savunma hattına yakın duruyor. Rakip yarı sahada sadece iki Türkiyeli var. Tüm bunlara karşın Uğurcan, kısa pas seçeneklerini kullanmayıp, 20 metre çevresinde hiçbir takım arkadaşı bulunmayan ve 173 cm boyundaki Cengiz Ünder’e yüksek top gönderiyor. Bu top, tabiidir ki, Türkiye kalesine rakip hücumu olarak geri dönüyor.

Bu olay bir-iki kere yaşansaydı, “Oyuncu yanlış tercih yaptı.” denebilirdi. Ancak bir kaleci, 180 dakika boyunca bu faydasız aksiyonu tekrarlıyorsa, gözler kulübeye çevrilmelidir.

SONSÖZ

Esas görevini yerine getiremeyen; takımına sağlıklı bir strateji uygulatamadığı açık seçik ortada olan bir teknik direktörün görevinde kalması, hiç de adil gözükmüyor. Ancak bu yönde aksiyon alınmadan önce yapılması gereken, tüm turnuva boyunca basından kaçan takım kaptanının ve teknik direktörün hesap vereceği bir basın toplantısı düzenlemektir. En az “Bizim Çocuklar” söylemi kadar temelsiz ve yerli ve dahi milli bu ucubece oyunun, ancak hesabı verilir. Kamuoyuna gerçekler açıklandıktan sonra kararlar alınmalıdır.

 

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir