Yalın – Rıza Çalımbay

Bu, bir futbolcunun hikayesi. Çalıştığı teknik direktörlerin, adını tahtadan silemediği; maçın on birlerini sayan anlatıcıların mutlak surette anons ettiği bir Beşiktaş efsanesi kahramanımız. Ona bu payeyi getiren; fuleli deparları, adıyla özdeşleşmiş bir çalım hareketi veya maçın her anında rakibini küçük düşürebilecek kadar yetenekli olması değil. Aksine onun oyunu, faydacılığın ve dayanıklılığın ön plana çıktığı, yalın bir milenyum futboluydu. Fakat onun tüm hikayesini anlatmak için ayrı bir sayı çıkarmamız lazım adına. Şimdilik onun Beşiktaş’taki ilk bir buçuk sezonunu işleyelim, dileyen bu bir buçuğu, onla genişletsin.

1980’in 30 Kasım’ı, İnönü Stadı’nın karmakarışık duygularla dolup taştığı bir maça sahne oldu. Galatasaray’ın Büyük Mehmet’i, son sezonu boyunca terlettiği sarı-lacivertli formasıyla futbola edecekti. Galatasaray’da jübilesini yapmaya hazırlanırken bir sezon daha oynaması gerekmiş, ancak 12 yıl boyunca uğruna savaştığı ve kaptanlığını yaptığı Galatasaray, onu bir sene daha kadroda tutmak istememişti. “Zaten ben futbolu o sezon bırakmıştım.” diyecekti 36 sene sonra bu olay hakkında Büyük Mehmet. Zihnen fit olmasa da fizik kapasitesi, Fenerbahçe forması giydiği tek sezonda 28 maç oynamasına izin vermişti. Şimdi, o maçların sonuncusuna çıkacak, bir daha denk gelmemek üzere, futbolla yollarını ayıracaktı.

O gün oynan Beşiktaş – Fenerbahçe maçı, unutulmaz bir jübilenin yanı sıra, çok özel iki konuğa da ev sahipliği yapıyordu: O sıralarda “Gol Kralı” filminin çekimlerini yapan Kemal Sunal, futbolcular ısınırken Beşiktaş formasıyla sahaya çıkmış, İnönü Stadı’nı bir coşku seli kaplamıştı. Büyük usta taraftarları selamlarken, duyduğu heyecan yüzünden etrafının farkına pek varamayan ikinci misafir Rıza; gelecekte bu stada ayak basacağı günlerin aksine, kimsenin ilgi odağı değildi. Mehmet Ağabey’ini bekliyor, sahada ısınma hareketleri yapan yıldız futbolcuları süzüyordu. En sonunda Büyük Mehmet sahaya çıktı, on beşinci dakikaya geldiğinde önce hakemin düdük sesi sonra gürültülü bir alkış duyuldu Dolmabahçe’de. Mehmet Oğuz, etrafını saran kalabalık ve salladığı Galatasaray bayrağı ile birlikte sahayı turladı ve Türk futbol sahnesinin basamaklarından, 15 sene önce tırmandığı gibi; hızlıca indi.

Rıza, maçın son yirmi dakikasında oyuna dahil olmuştu. Gösterdiği kendinden emin tavrı, kabus gibi bir sezon geçiren Beşiktaş’ın yükünü sırtlamaya hazır olduğunu gösteriyordu. Maçtan sonra, A2 takımından birkaç arkadaşıyla birlikte, Beşiktaş’ın devre arası kampına davet edildiğini öğrendi. Türk futbolunun huyu bu ya; takım ilk devreyi düşme potasına yakın bitirince tüm camia, gençlerin ayağına bakmaya başlamıştı.

* * *

Rıza, Ali Sami Yen Stadı’nın futbolcu tünelinde sağını solunu inceliyor, sahaya çıkmak için sabırsızlanıyordu. O öğlen hissettikleri, belki de, Serdar Bali’nin cezası vesilesiyle kaptığı formayı bir daha hiç bırakmayacağını kanıtlama heyecanı; elindeki fırsata sıkı sıkı sarılma isteğiydi. O güne kadar oynadığı on dört maçın yarısından, üç derbinin tamamından yenik ayrılan Beşiktaş; Gaziantepspor’dan 3 puanı almayı başarmıştı. Rıza çok koşmuştu ancak yorgun hissetmiyordu. İsmi, sonraki maç için de tahtada yazılıydı ve ondan sonraki hemen her maç için yazılı olacaktı.

"Bayrak Adam" dendiğinde akla gelen yerli futbolcu sayısı azdır. Onlardan biri, Beşiktaş efsanesi Rıza Çalımbay'ın kariyerinden bir kesit.

Teknik direktörlüğe Đorđe Milić’in gelişiyle yükselişe geçen Beşiktaş, Türk futbol tarihinin en garip sezonlarından biri olan 1980/81 sezonunu beşinci tamamlayabilmişti. Sezon sonunda şampiyon olarak üst üste üçüncü kez zafere erişen Trabzonspor’la, ligi 14. bitiren ve küme düşen Rizespor arasında yalnızca on puan fark vardı. Beşiktaş on altı yıldır şampiyon olamamıştı ve son yıllardaki vaziyet, açık denizde sürüklenen bir sandalı andırıyordu. Camianın toparlanmak için bütünleşmeye, bütünleşmek için de bir başarıya ihtiyacı vardı. Milic Beşiktaş’taki yenilenmenin başına getirilmiş, sonraki sezon için mutlak surette şampiyonluk sözü alınmıştı.

Sezon öncesinde, Fenerbahçe’den kaleci Adem ve forvet Ali Kemal transfer edilmişti. Savunmada, henüz 21 ve 22 yaşlarındaki Ulvi ve Kadir; hücumda Ziya, Necdet ve Ali Kemal’le sezona iddialı girdi Beşiktaş. İçeride Gaziantepspor ve deplasmanda Ankaragücü’nü yendikten sonra takım, amiyane tabirle “kabız” bir periyod atlattı. Üçü 1-1, ikisi 0-0’lık skorlarla olmak üzere, arka arkaya beş maç beraberlikle sonuçlanmıştı. 8 Kasım günü Bursaspor’a karşı alınan galibiyet, “Kara Kartalı” derin bir uykudan uyandırmıştı adeta. Bir hafta sonra Adana Demir deplasmanında alınan yenilgi; ertesi hafta, yine deplasmanda alınan Fenerbahçe galibiyetiyle telafi edildi. Bu maçtan sonra Beşiktaş, bir Boluspor kazası haricinde, hiç mağlup edilemedi ve sezonun 31. haftasında, sezon boyu zirve için savaştığı Trabzonspor’u, evinde ağırlayacağı maçta mağlup etmesi durumunda şampiyon olabilecek duruma geldi.

Otobüs Beşiktaş’a vardığında futbolcular, dışarıdaki sükunun, içeridekinden çok daha büyük olduğunu fark ettiler. Kamp yaptıkları Dragos Hotel’den İnönü Stadı’na kadar gelinen yol, onları biraz yormuştu. Ayrıca çok da tecrübeli olmayan futbolcu grubu, ellerindeki fırsatın ve kendilerine duyulan güvenin büyüklüğünden sebep gerilmişlerdi; yol boyu “çıt” çıkaran olmamıştı. Sahaya adım attıklarında, dışarıdaki ıssızlığın sebebini anladılar. Tüm tribünler, sabahın erken saatlerinde dolmuş, dışarıda bekleyenler de stada giremeyeceklerini anlayınca evlerine dönmüşlerdi. Bu olağanüstülük ve gerginlik, on altı senenin yükünü omuzlarında taşıyan futbolculara ağır gelmişti besbelli. Hücum anlayışından tamamen kopan takım, maç boyunca bir tek gol fırsatı dahi yaratamayınca karşılaşma 0-0 bitti. Şampiyonluk, Eskişehir’e kalmıştı. Son maçı kaybetmeleri halinde küme düşecek Eskişehir’e.

* * *

Yaptığı çapraz koşuyla savunmayı atlatan Ziya, Ali Kemal’in pasıyla buluşmuş ve topu sürerek kaleci Çetin’den kurtulmuştu. Boş kalenin yakın köşesine doğru bir vuruşla topu ağlara gönderdi ve takım otobüsünde dumanladığı sigaranın külünü, cehennem ateşinin fitiline bastırdı: Eskişehirli futbolcular, önceden kurulmuşçasına yan hakem Hüseyin Karaca’ya doğru koştular. Ziya’nın ofsayta düştüğü yönünde, sert bir itirazları vardı. Maçın, otoriterliğiyle tanınan hakemi Talat Tokat, hiç adeti olmadığı üzere, oyuncuları uyarmakla yetiniyordu. O gün stadyumda bulunan herkes, gitgide artan tansiyonu pekala hissediyordu. Dakikalar süren itiraz sekansının ardından maç, tribünden yağan taşların eşliğinde yeniden başladı. Geriye, oynanması gereken 14 dakikalık bir süre kalmıştı. Eskişehirli futbolcular, küme düşme telaşının verdiği canhıraş saldırma dürtüsüne yenik düşüyorlar ve meslektaşlarını adeta dövüyorlardı. Maçın en sert tekmelerinden biri, sağ çizgide sırtı dönük şekilde topu alan Rıza’ya isabet etti. Ardından kafasına bir top atıldı ve numara yaptığı sanılarak, ayağı kalkması için, yaka paça çekiştirildi. Tokat, tempoyu düşürme çabalarını sürdürüyordu. O sırada yan hakem Karaca’nın kafasına bir taş isabet etti. Talat Tokat, hemen yardımcısının yanına koştu ve hakem üçlüsü, soyunma odasına doğru yöneldi. İçeriye girip, yardımcısının başını sardıracak ve maçın kalan dakikalarını oynatmak için sahaya geri dönecekti ki, ayaklarının yerden kesildiğini hissetti. Bir Eskişehirspor görevlisi tarafından itilmişti ve bu, Tokat’ın sabrını taşıran son damla oldu. Hakemlerin bir daha sahaya dönmeyeceği haberini alan taraftarlar, bir yandan ellerine gelen her şeyi sahaya atmaya devam ediyor, diğer yandan stadı yakmaya çalışıyorlardı.

"Bayrak Adam" dendiğinde akla gelen yerli futbolcu sayısı azdır. Onlardan biri, Beşiktaş efsanesi Rıza Çalımbay'ın kariyerinden bir kesit.

Kaptan Rasim Kara, tüm takımı orta alana topladı. Artık şampiyon olduklarını anlamışlardı. Beşiktaşlı futbolcuların hemen hepsi fiziksel zarar görmüşlerdi; kaleci Adem, Ziya’nın ilk golünden sonra etrafında sevinecek kimseyi bulamayınca elini direğe vurmuş ve sol elini kırmıştı, Rıza, yediği tekmeden sonra sağ baldırından sakatlanmıştı ve sağ bacağını kullanamıyordu. Fakat kimse bunlardan yakınmıyordu; orta sahada kümelenen adamlar öylesine hafiflemişlerdi ki, üzerlerine yağan taşlar, onlara konfeti görünüyordu.

 

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir