FEMİNİSTLER: ONLAR NE DÜŞÜNÜYORDU?

Netflix Belgeseli Tanıtım ve İnceleme

Johanna Demetrekas’ın yönetmenliğini yaptığı, 2018 Netflix yapımlı tek bölümlük belgesel; ikinci dalga feminizm hareketini, toplumsal dayatma ve kısıtlamaların arasında hayatta kalmaya çalışan kadınların hikâyesini anlatıyor. İçeriğinde 1970’li yıllarda çekilen ve feminist uyanışını yansıtan kadın fotoğraflarını, oldukça cesur ve ilham veren kadınları bulunduruyor. Bunların yanı sıra afro-amerika kökenli aktivistleri de belgeselde görmek mümkün.

Kültürel baskılara karşı ayakta duran birçok kadının kamera karşısına geçtiği yapım, ünlü isimleri de bünyesinde barındırıyor. Jane Fonda ve Lily Tomlin gibi oyuncuları buluşturan belgesel, insan haklarına da değinmeyi ihmal etmiyor.

Feminist kadınlar yıllar boyunca toplum tarafından dayatılan rolleri yıkmak için mücadele ettiler. Bu mücadeleye olan inancımız, başkaları da o mücadeleye inandıkça ve çabaladıkça güçleniyor. Bu belgeseli izlediğinizde  aslında bireysel sandığımız sorunların ne kadar da geniş alana sahip olduğunu hatırlamak mümkün.

Bu belgeselde kendi özünü bulmaya çalışan ve bunun için savaşan ne pahasına olursa olsun hayatlarını riske atan oldukça güçlü, cesur; dili, dini, ırkı fark etmeksizin hayatlarını kendi istedikleri yönde nasıl inşa ettiklerini izliyoruz. Fotoğrafçı Cynthia Macadams, Amerika’da feminist ikinci dalga hareketinin peşinden gitmiş kadınların kendilerini en özgür hissettikleri anı kaydediyor. 40 yıl sonra ise fotoğraflarını çektiği bazı kadınlarla buluşuyor.

Cinsiyetinden ötürü geri plana atılmaya çalışan bu kadınlar, yaşadığı deneyimler sonucu eşitsizliğin farkına varıyor. Bazıları aileden destek alırken çoğu kadın bu yolda yalnız ilerliyor. Cynthıa çektiği bu fotoğraflarda politik bir hevesten çok daha karmaşık bir şey buldu, cinsel kimlikten daha basit bir şey. Kadınların fotoğraflarını, kişilik olarak en özgür oldukları anda çekti.

Belgeselde Marcy Vaj’ın aktardığı deneyim aslında çoğu kadının yaşadığı ancak birçok şey gibi dile getirmediği bir soruna işaret ediyor. Vaj’ın anlatısı, toplumda eşinin himayesindeki ‘biri’ olmanın dışına çıkamayan kadının ruh halini özetliyor:

‘’Üniversitedeydim ve notlarım harika değildi ve babam diyordu ki: “Ne de olsa evlenecek, fark etmez.” Bu hala kulaklarımda çınlar. Evlenip bilmem kim Hanım olmaktan başka yapabileceğim başka şeyler var gibi hissediyordum. Ama en sonunda kocasını tıbbiyeye göndermiş ve bolca yalnız vakit geçiren bir kadın olarak kalmıştım. Gün geçtikçe depresifleşiyordum ve bir gün kendimi yatak odamızda kafamda bir örtü ile ayakta durmuş ve kendi kendime “Bu ben değilim. Ben böyle yaşayamam. Bir şeyler yapmalıyım” derken buldum.’’

Fotoğrafçı Macadams kadınların kendini en özgür hissettikleri anın, kendi gibi oldukları an olarak söylüyor.  Bu kadınlar, istedikleri işi yaparken veya çıplaklıklarından korkmadan fotoğrafçıya poz verirken aslında kendileri gibiydiler ve Macadams tam da bu anda onları fotoğrafladı. Bu yüzden yıllar sonra feministler kendi fotoğraflarıyla karşılaştıklarında o zamanki cesaretlerini görüyordu.

Bana göre ise kadınların kendilerini en özgür hissettikleri an, toplumun biçtiği rollerden kendilerini soyutlayıp, erkek bakış açısıyla bakmayı bırakıp, kendi özlerine, isteklerine indiği andır. Toplumun dayattıkları sadece görüntümüze değil ürettiklerimize de etki ediyor. Kadınlar aynanın karşısına geçtiğinde olması gerektiği gibi değil olmak istedikleri gibi durmalılar. Macadams’ın “Feminist Portreler” sergisinde ise kendilerine öğretilen kalıplardan çıkıp farklı bakış açılarına evriliyorlardı. Ancak bu hiçbir zaman kolay bir deneyim olmadı. 40 yıl önce de şimdi de.

Susan Brownmiller’ın bu sözü hem var olan durumu özetliyor, hem de öz eleştiri yapmamızı sağlıyor:

‘’Ne zaman feminizm hakkında konuşsanız, bir şekilde kadınların insan olmadığını ya da insan olmayı talep etmelerinin kadınsı olmadığını söyleyen birilerine tahammül etmek zorundasınız. Neden bu kadar çok gülümsüyoruz? Neden sempatik olmak için bu kadar çok uğraşıyoruz? Neden öfkemizi göstermekten bu kadar korkuyoruz? Neden öfke kadınsı olmayan bir şey olarak görülüyor?’’

Çünkü toplum dediğimiz yapı biz hiç farkında olmadan geçmişten bu güne bize bu değerleri enjekte ediyor. Oysaki duyguların cinsiyeti yoktur. Mutluluk ya da öfke hali kadına ya da erkeğe biçilmiş bir duygu değildir. Toplumun çizdiği sınırların ötesine çıkmak ise çoğu zaman mücadeleyi de beraberinden getirir.

Judy Chicago üniversitede felsefe okurken karşılaştığı tavrı şöyle açıklıyor:

‘’Derslerde soru sormak için el kaldırırdım ve erkek hocalar benim sorumu kabul etmezdi. Diğer erkeklere söz verirlerdi. “Sırf kadınım diye söz vermiyorlar” diyordum. Bunu biliyorum, ama bundan söz etmek imkânsızdı. Konuyu açmaya çalışsam insanlar bana “Süfrajet falan mısın?” diye soracaktı ve elbette sufrajet imajı yaşlı, pasaklı kadınlardı, hani şu sorun çıkaran cinsten. Elbette bir süfrajet olarak tanımlanmak istemedim. Tıpkı bu genç kadınların feminist olarak tanımlanmak istemediği gibi.’’

Sufrajet, iğneleyici bir kavramdı o zamanlar. Tıpkı şimdiki feminist kelimesi gibi. Feminist olduğunuzu söylediğiniz an tuhaf bakışlar ile karşı karşıya kalabilirsiniz. Geçmişten bu güne değişen tek şey kavramlar ve anlatım biçimleri oldu. Tıpkı Funmilola’nın yaşadığı feminizm damgalaması gibi aynı durum günümüzde de devam ediyor. Çoğu kadın feminizmi kötü bir şey olarak kodlar kafasında. Yine erkek bakış açısı savunduğumuz görüşlere siner ve kadının hakkını savunma yolunda bir engel daha koyar.

Hâlbuki Catharine Stimpson feminizmin ve kadınların bilincinin yükselişini çok iyi özetler:

‘’Kadın olarak ayrımcılığa uğradığınızda, kadın olduğunuz için ülkedeki bir okula alınmadığınızda ya da o okula gittiğiniz için vurulduğunuzda işte o zaman bir kadın olmak kimliğinizin bir parçası haline geliyor. Sizi öldürecek şey ne olacak?’’

Belgeselde tek odak feminizm olmaksızın  siyah kadınların feminist mücadeleye katılma mücadeleleri dikkatimi çekti. 1980’li yıllarda  hiyerarşinin en alt kademesinde bulunan siyah kadınlar seslerini çıkarmaya çalışırken beyaz kadınların desteğini göremediler. O zamanlar siyah kadınlar, ırkları ve kadın hakları için mücadele etti. O dönem ırkları ve cinsiyetleri arasında bir çıkmazdaydı.  Ancak siyah feminist kadınların mücadeleleri feminizmi farklı bir noktaya taşıdı ve feminizmin sınıfsal ve ırksal olarak da tartışılmasına zemin hazırladı.

Belgesel bana hiçbir hakkın mücadele etmeden altın tepside önümüze sunulmayacağını hatırlattı. Feminizm, eşitlik mücadelesi o zamanda direnişteydi günümüzde de aynı direniş devam ediyor. Toplumun dayattığı rolleri kabul edip sustukça hiçbir hak önümüze tepeden düşmez. Kadınlar,  dışlandıkları kamusal alana girmeyi başardılar ve günümüzde de mücadelelerine devam ediyorlar.

Geçmişten günümüze gelen hizmet ve itaat yarışından ötürü bugün hala onlarca kadın öldürülüyor. Bir kadın susmaz konuşursa onlarcası konuşur. Jane Spencer’in de dediği gibi “Kaç kişi olduğumuzun önemi yok, yapmamız gereken dalgalar yaratmak” dese de artık kadınların bilinçlendikçe hak talep ettiklerini biliyoruz ve gittikçe kalabalıklaşıyoruz.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir