Doktor

Nuri Bilge Ceylan…

Kimine göre Türkiye’nin Tarkowski’si, kimine göre ise insanı insana en iyi anlatan içimizdeki kasabanın öykücüsü…

Zihninin derinliklerinden gelen hayatın sıradanlığı olgusu aslında onun penceresinde bizi pekâlâ kaotik bir evrenin sonsuzluğuna sürüklemekte.

Nuri Bilge Ceylan’ın sinema dilini yaratan unsurların içinde, anlatıdan çok fotoğrafın durağan ve estetik görünümlerinin öne çıktığı söylenebilir. Fotoğrafçılıkla mesleğe başlayan Ceylan, bu formasyondan getirdiği bakış açısı özellikle ilk filmlerinin temelini oluşturmaktadır. İklimler filmine değin kurduğu bu anlatı yapısını, İklimler’i takip eden süreçte öyküsel anlatıma devşirmiştir.

Her iki durumda da Ceylan’ın sineması “sıradan” olanı yalın ve sade bir gözle izleyerek, Kracauer’in ifade ettiği “basit anlatı” sınırları içinde gelişen minimal bir sinema dilini filmlerinde uygulamıştır. Aynı Kracauer gibi hayatın içindeki herhangi bir anın içinde var olan hikâyenin filme konu olabileceği görüşünden etkilenmiştir.

Ceylan’ın yarattığı sinema söyleminin önemli parçasını da topluma “taşra” açısından yaklaşmasıdır. Özellikle Ceylan’ın filmlerinde yön bulan “taşra gerçekçiliği” arada kalmışlığın ve sıkışmışlığın en belirgin ifadesi olmuştur. Popüler sinema üretimi içerisinde umut ve nostalji gibi kavramlara karşılık gelen taşra, Nuri Bilge Ceylan filmlerinde “olduğu gibi bırakılmışlığın içinde” gerçeğin derinlikli görünümüne dönüşür.

Taşra üçlemesi olarak da bilinen Koza, Kasaba, Mayıs Sıkıntısı ve 2011 yılında çektiği Bir Zamanlar Anadolu’da filmlerini şekillendiren taşra gerçekçiliği, Uzak filmi ile kente taşınmıştır.

KOZA

Dostoyevski’nin ilk kitabı olan Yeraltından Notlar, yazarın ilerleyen vadede gelecek eserlerinin bir fragmanı olmuştur. Bunun paralelinde Ceylan özelinde ise bu yapı hiç kuşkusuz Koza.

Ceylan’ın ilk filmi olan 1995 yapımı Koza, fotografik gerçekliğin en çok belirginleştiği film olarak değerlendirilebilir. Diyaloğun kullanılmadığı, siyah-beyaz çekilen Koza, “fotoğraf estetiğinin, sinemadaki izdüşümü olarak görülebilir.” En geniş pencerede ise mekân temelli anlatımın benimsendiği ve insan-doğa karşılaştırılmasının yapıldığı kısa metrajlı bir Nuri Bilge eseri olarak karşımıza çıkmakta.

KASABA

Koza’da olduğu gibi yine siyah-beyaz çekilmiş olan film, okul bahçesindeki törenle başlar. Hayatın kendi akışına bırakıldığı filmsel zamanda kameranın konumu genellikle, bir nesnenin veya motifin peşine düşmüyorsa tarafsızdır ve durumları izlemeyi tercih eder.

Hayatın gerçek ritmine yakın bir zamansal akış Nuri Bilge Ceylan sinemasının mihenk taşlarından biridir. Bunun beraberinde doğayı gözlemleyen ve deneyimleyen sinema dili bir kez daha ön plandadır.

Diyalogların oldukça minimal düzeyde tutulduğu Kasaba’da hikâyenin tamamı “görüntünün esas gücüne” eşlik etme amacındadır.

Kasaba, Ceylan’ın çocukluğuna dair imgelerin taşındığı, genel bir taşra profilinden ziyade yönetmenin özeline ait bir taşra perspektifini içerir.

MAYIS SIKINTISI

Taşra üçlemesinin son filmi olan Mayıs Sıkıntısı Ceylan’ın iki kişilik ekiple kaydettiği, kendi hayatıyla özdeşlik kurduğu ve annesiyle babasını oyuncu olarak kullandığı diğer bir filmidir. Ceylan bu filmle tekrar eden bir geri dönüş yaşar. Bu geri dönüş, taşradaki çocukluğuna yapılan bir yolculuktur ve bunu simgelercesine filmin çocuk karakteri Ali ile özdeşleşir.

Temel olarak film, yakın çekimlerin az, uzak ve sabit planların fazla olduğu bir biçimsel yapıya sahiptir. Çoğu kez kameranın çerçevelediği alanlar, karakterler girene kadar ya da çıktıktan sonra bir süre boş kalır.

Mayıs Sıkıntısı, klasik anlatı sinemasından alışılagelen bir çizgiden ziyade bir nokta şeklinde sonlanır.

UZAK

Türkiye’yi anlamak isteyene “Uzak” filmini öneririm.(Tuhaf Dergi, Vedat Milor)

Uzak filmi Mayıs Sıkıntısı’nda Saffet’in hikâyesinin bittiği yerden başlar. Uzak’ta gerçekçiliğin biçimsel yönden daha yoğun kullanılır. Bunun yanı sıra yönetmen, bu filmde kadrajı sahnenin dışına taşımıştır. Bu teknik “What is Cinema” kitabında Andre Bazin tarafından açıklanır. Bazin kadrajı, gerçekçiliğin sadece bir yönünü ele alan bir maske olarak tanımlar. Bunun dışına çıkan oyuncu bizden gizlenen bir gerçekçiliğin içinde hareket etmeye devam eder. Bazin’in bu yaklaşımı, Fransız Yeni Dalga sinemasında da kullanılmıştır.

Nuri Bilge Ceylan’ın hikâyelerinde sıklıkla kullandığı “yabancılaşma” vurgusu bu filmde de kendini belirgin biçimde gösterir. Bu yabancılaşma birey olma hali ile gelen, kırsala yani taşrayadır.

Mahmut’un Yusuf’a “sigarayı sadece mutfakta içiyoruz” demesi, gittikleri bir dost meclisinde Yusuf’un hiç iletişime geçememesi ve daha birçok örnek Mahmut ile Yusuf’un aynı topraklarda doğmuş olsalar da farklılaştıklarını gösterir.

Uzak genel yapısı itibariyle, toplumsal analizin yoğunlaştığı, yabancılaşma, taşralı olma ya da olmama ayrışmasının yaşandığı, orta sınıf aydının sorgulandığı bir film olarak kayıtlara geçmiştir.

Yalnız ve çeşitli buhran duygularıyla hayatı anlamlandırmaya çalışan insanın ruh halini anlatan Uzak filmi, aynı zamanda Cannes Film Festivali’nde büyük jüri ödülünün sahibi oldu. Ceylan bu ödülü 23 yıl önce Altın Palmiye alan Yılmaz Güney’e ithaf etti.

İKLİMLER

İklimler, Ceylan’ın fotografik anlatıdan, öyküsel anlatıya taşıyan geçiş filmi olarak kayda geçer.

Orta sınıf aydın tipolojisi, İklimler filminde de kullanılır. Bu sefer Bahar ile İsa’nın hikâyesini anlatan film, kadın ve erkeğin mutsuz ilişkisine gönderme yapmaktadır. İletişimsizlik yine vardır ve bu sefer iki sevgiliyi etkilemektedir.

Ceylan sinemasının temel özelliği olan derinlikli ve kapsayıcı karakter yaratımı belki de en az İklimler filminde kendini göstermiş, bu yönüyle diğer filmlerine kıyasla daha çekimser kalmıştır.

ÜÇ MAYMUN

Üç Maymun filmi Ceylan’ın sinema dilini önemli ölçüde farklılaştırdığı, öykü kuruluma ve hikâyeye verdiği önemi arttırdığı film olarak ifade edilebilir. Bu farklılaşmanın beraberinde mekân vurgusunun o güçlü hâkimiyetinin hafiflemiş buna karşın bireyin iç dünyası ve insan ruhunun girdapları ön plana çıkmıştır.

Ceylan Üç Maymun filmi ile bu sefer orta aydın sınıfa dair hikâye anlatmaktan vazgeçerek, yoksulluğu daha görünür olan insanların hikâyesini anlatmayı tercih eder.

Dramatik unsurların öne çıktığı senaryoda, yeni zengin politikacı Servet, yanında çalıştırdığı şoförü, hayatın çıkmazları içinde sıkışmış Eyüp ve karısı Hacer, oğulları İsmail ile her biri toplumsal temsili yerine getiren karakter olarak yaratılmıştır. Bu karakterler klasik anlatıya yakın biçimde ilerleyen dramatik kurulumu destekleyecek biçimde var olurlar.

Filmin senaryosunu Ebru Ceylan ve Ercan Kesal ile birlikte yazan Nuri Bilge Ceylan, Cannes Film Festivali’nde “En iyi yönetmen” ödülünü kazandı ve bu ödülü güzel aynı zamanda yalnız olarak tanımladığı ülkesine adadı.

Riskli alanlarda dolaşmayı severim. Çünkü daha anlatılmamış olduğunu düşündüğüm bir takım bölgeler beni daha çok heyecanlandırıyor sinema konusunda.”

BİR ZAMANLAR ANADOLU’DA

İnsanın bilmez, görmez, duymaz olduğu – olmak zorunda kaldığı hayatın hikâye edildiği bir diğer Nuri Bilge filmi Bir Zamanlar Anadolu’dadır.

Film, adının da tarif ettiği gibi bir cinayetin anatomisinin arkasına Anadolu’daki bir taşra kentinin atmosferini alarak göstermeye çalışır. Diğer taraftar yönetmenin tekrar “taşra durağanlığına” döndüğü, trajik bir hikâyenin içine yerleştirilen diyaloglarla polisten, savcıya ve doktora herkesin üzerine sinmiş olan bir kayıtsızlık içerir.

Her bir karakterin ayrı ayrı ve detaylarıyla işlendiği filmin, Ceylan filmografisi içerisinde karakter yaratımıyla ön planda olduğu söylenebilir. Üç Maymun filminde olduğu gibi burada da diyaloglar iç ses gibi kullanılmış, bakışları ile konuşan planlar eklenmiştir.

Filmi farklılaştıran bir diğer etken diyaloğun yoğun kullanımıdır. Ceylan özellikle Bir Zamanlar Anadolu’da görüntü gücünü, metnin gücüyle paylaşmaya çalışmıştır.

Film özelinde dikkat çeken bir diğer hadise ise karakterlerin neredeyse tamamının erkeklerden oluştuğu kadınların pasif durumda konumlanması. Bu durum Anadolu’yu erkek egemen bir söylemin parçası kılmış ve bunu da hem geleneksel hem de kentli karakterler üzerinden gerçekleştirmiştir. Nuri Bilge Anadolu’su içinde hem kadın (muhtarın kızı) ve çocukları (mahkûmun çocuğu) baskılayan, erkekler arası bürokratik güç yarışın had safhada olduğu ve kentli-yerel çatışmasının yaşandığı sosyolojik bir coğrafyadır.

Nuri Bilge Ceylan ve Anadolu

1959 yılında İstanbul Bakırköy’de doğan yazarın çocukluğu Çanakkale Yenice’de geçer. Onun Anadolu fikri ile tanışması da Yenice köyüne istenen bilinçli tayin ile gerçekleşir. O günlerden üniversite tahsilinin bitimine kadar geçen sürede Ceylan, Anadolu’daki kurumsal kültürle bir bağ kuramaz ve kendi gerçekliğini hep sınır ötesinde aramaya başlar. İngiltere ve Amerika yolculukları ile ne Batı, Nepal yolculuğu ile de Doğu mevcut kültürel sınırlılıklar içerisinde vatan ve mekân kavramlarının bir karşılığı olmadığını anlar. Nuri Bilge’nin Anadolu ile kurduğu ilişki ulus ötesi izler taşır. Bir noktada Anadolu’dan hareketle insanoğlunu kapsayacak bir kültür akışı içerisine girer.

Bir Zamanlar Anadolu’da Üzerine Mülahazalar

New York Times gazetesinden Manohla Dargis imzalı 21 Mayıs 2011 tarihli haberde filmin insan doğasını anlatmaya yönelik eğlenceli ve meraklı bir yolculuk sunduğundan bahsedilmektedir. Metaforik bir doğa temsilinin olduğu belirtilen yazıda öne çıkan kavramlar, insan doğası, minimalizm, ateşböceği benzetmesi olarak verilmektedir.

Variety’de filmin haberini yapan Justin Chang (2011), filmde kadın ve çocuk karakterlerin çok az sahnede geçmesini erkek egemen toplumsal düzenin rahatsız edici bir yansıması olarak okumaktadır. Filmi bu yönüyle mahalli bir hikâyeyi evrensel kodlarla açıklamaya çalışır bulduğunu belirtmektedir.

Adam Hollingworth (2012) imzalı haberin başlığındaki ifade ise oldukça ilgi çekicidir: Bir Komedi Eleştirisi: Bir Zamanlar Anadolu’da (2012) (Veya insanlığı sevmekten imtina edip ondan nefret etmeye nasıl bağladım?). Bu yazısında Hollingworth, Sergio Leone filmlerine gönderme yapıp Amerika’nın engin bozkırları ile Anadolu hikayeleri arasındaki farklılığa işaret ederek Leona’nin the Good, the ad and the Ugly (İyi, Kötü ve Çirkin, 1966) adlı filminde Amerikan sivil savaşının da açık şekilde konu edildiğini belirtmektedir.

“İnsan doğasının olabildiğince bıçak sırtı bir ortamda geçen hikâyenin içinde insan ruhunun normal koşullarda görünmesi zor taraflarını ortaya çıkarabileceğimiz düşüncesidir bizi bu hikâyeye iten.”

KIŞ UYKUSU

Kış Uykusu, taşra-kent ve birey-toplum anlamında kurduğu bağ bakımından Ceylan sinemasının eşsiz bir konumuna sahiptir.

Aileden gelen bir paraya sahip, yıllarca büyükşehirde oyunculuk yapmış olan Aydın karakteri ve çevirmen kız kardeş Necla karakterine yerleşen entelektüel ancak çevresiyle bağları kopuk “aydın” temsili neredeyse Ceylan’ın filmlerinde böylesi bir belirginlikte ilk defa yer alır.

İletişimsizliğin, çatışmanın, ikiyüzlülüğün, bencilliğin, durağanlığın, sıkışmışlığın hemen her diyalogda izleyicinin karşısına bir vicdan meselesi olarak çıktığı filmde Nuri Bilge Ceylan, insana dair çelişkileri, iyi-kötü karşıtlığını ve vicdanı arama hadisesini görünür biçimde ele alır.

Ceylan’ın Çehov’dan etkilenerek yazdığı senaryo ise belki de Ceylan’ın diyaloğu en yoğun biçimde kullandığı, edebi metine en çok yaklaşan filmi olarak görülebilir. Ünlü senarist, adeta anlatmak istediğini bir metin olarak karakterlerini konuşturur.

“Bu filmin de benim için en meydan okuyan tarafı, senaryonun zaman zaman edebi, hatta felsefi denebilecek konuşmalarla yüklü olmasıydı. Aslında baştan beri bu filmin edebi bir tadının olmasını istiyordum. Edebi eserlerden, felsefi metinlerden ve tiyatrodan aldığım hazzı bir şekilde bu filme taşımak istiyordum. Bunun daha önce yapılmamış olmasından değil de, böyle bir şey benim tarzımla, yöntemlerimde bir araya gelirse ne olur gibi bir merak vardı daha çok”

Film içinde sürekli bir biçimde yapılan fikirsel tartışmalar ön plandadır. Ceylan, hem karakterleri hem fikirleri daha önce hiç yapmadığı kadar tartıştırır. Daha önceki filmlerinde doğanın yarattığı atmosferi bu sefer fikirlerle doldurur. Kurulan her masada hayat üzerine, insan üzerine fikirler konuşulur. Ceylan bazen anlatmanın göstermekten daha kolay akan bir sinema dili olduğunu söylemektedir.

AHLAT AĞACI

Nuri Bilge Ceylan son filmi olan Ahlat Ağacı’nda, daha önceki filmlerinde yer verdiği taşraya dönüş ve taşrada var-kalma temasını, bu kez üniversiteyi bitirip yazdığı kitapla birlikte memleketine dönen ve burada çeşitli karşılaştırmalar yaşayan Sinan üzerinden konu edinmiştir.

Filme adını veren, yaban armudu, gelinboğan gibi isimlerle de bilinen yamuk yumuk, şekilsiz ahlat ağacı; yetim bir çocuk gibi, yalnız, yabansı, uyumsuz, kurak alanlarda kendiliğinden yetişen bir ağaç olarak bilinir.

Ahlat ağacına atfedilen uyumsuz, yalnız, yabansı olma, yetiştiği arazilerde hayata tutunma ve var-kalma çabası özellikle filmde, başta Sinan olmak üzere ana karakterlerin sembolik ifadesi olarak karşımıza çıkmaktadır.

Türk sinemasının taşraya bakışında dönemsel farklar olduğu gibi konuyu ele alanın bakış açısından kaynaklanan farklar da bulunmaktadır. Bu sebeple, taşra konusunun işlendiği eserlerde, mutluluk ya da masalsı hikâyelerin yanı sıra yoksunluk ve yoksulluğun resmedildiği hikayelere de rastlanmaktadır.

Nuri Bilge Ceylan’ın Ahlat Ağacı filmi, taşrayı, taşrada yaşanan dönüşümle beraber değişen taşra-merkez gerilimini, taşra insanın kendini bulma, kendin olma çabası çerçevesinde şekillenir.

Filmde taşrada olup kendisini oraya ait hissetmeyen, dışarlık, ikincil olma ve yoksunluk duygularını yaşayan ve başka hayatlar umut eden, Sinan, Asuman ve Hatice olmak üzere üç karakter bulunmaktadır.

Filmin merkezinde yer alan Sinan, sınıf öğretmenliğinden yeni mezun, atama bekleyen ama öğretmenlikle ilgili soru işaretlerini kafasında taşıyan bir öğretmen çocuğudur. Taşranın önemli sembollerinden biri olan öğretmen figürünün bilinçli bir şekilde filmin merkezinde yer alması söz konusudur.

Sinan’ın taşradan kopan bir taşralı olduğu öncelikle görsel olarak vurgulanmaktadır. Filmin başında Sinan’ın içinde olduğu Çanakkale’den Çan’a giden otobüsün Çan’a girişi sırasında verilen, cazibesi olmayan, itici ve çirkin Çan görüntüsü Sinan’ın penceresinde nasıl bir yer olduğunu seyirciye göstermektedir. Nitekim Sinan’ın arkadaşıyla telefon görüşmesinde yaşadığı ilçeye yönelik küfürleri ve “diktatör olsam buraya atom bombası atarım sevabına” sözleri verilen görüntüyü pekiştirir nitelikte.

Annesi ile evlilik üzerine geçen diyalogda “evlenecek olsam buralardan biriyle evlenecek halim yok herhalde” ve arkadaşına yaşadığı yer ile ilgili “sevmiyorum buraları, dar kafalı, hoşgörüsüz, bezelye taneleri gibi birbirine benzeyen bir sürü insan” sözlerinde de aslında kendisini merkeze taşıma çabasındadır.

“Türkiye’de kendini var etmeye çalışan ya da bağımsızlığını bir şekilde kazanmaya çalışan gencin etrafını kuşatan değer yargılarını her şeyi ile göstermeye çalıştık.”

Sinema hayatının 27. yılına girilirken yine bir Nuri Bilge Ceylan galaksisi yaratılmaya devam ediyor. Öyle ki Ceylan, 2022 yılını hedeflediği “Kuru Otlar Üzerine” adında yeni bir hikâyenin temellerini atıyor. Bakalım usta yönetmen, bizlere Bülent Ortaçgil’den “Bu Su Hiç Durmaz” eserini dinletmeyi başarabilecek mi?

“Filmlerimin insan doğası üzerine bir tur araştırma olmasını istiyorum. Hayata yakından eldiven giymeden dokunmaya kalktığınızda hayret verici buluyorum. Beni film yapmaya iten şey daha çok bu.

Nuri Bilge Ceylan Galerisi

Old man in the Himalayas, 1986

Curved street in winter, Istanbul, 2004

Returning Home, Ardahan, 2004

Two sisters, Dogubeyazit, 2004

Tarlada, Çakıroba, Yenice, 1993

 

Berat Dumlu
Latest posts by Berat Dumlu (see all)

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir